Press "Enter" to skip to content

Category: Genel

Sanal Noter

Etrafımızda şöyle konuşmalara şahit olabiliriz:
* O fikri aslında en başta ben düşünmüştüm ama benden duyup yaptılar
* Bu tasarım benim ama, bu kadar da olmaz
* Bak bu böyle bir şey dedi ama sonra websitesinden siliverdi, onun için ispatlıyamıyorum
* Sözlerimi çarpıtıyorlar, ben öyle dememiştim ama tweet silindiği için dediğimi kanıtlıyamıyorum

Şöyle bir hizmet olsa, bizim o dokümana sahip olduğumuzu kanıtlasa, birisinin tweetini silmeden önce içeriği ile kaydetse, websitesinin o tarihteki içeriği bu dese.

Virtual-notary.org yani Sanal Noter ile bunları aslında şu anda yapmak mümkün. Siteye girdiğiniz andan itibaren sizin önünüze hangi tür bilginin Noter tastiğini yapmak istediğinizi seçiyorsanız.

Mesela bir tasarımınız var, onu yüklüyorsunuz, size bir tane sertifika veriyor ve bu sertifikanın içinde bir tane hash kodu var. Yani bu öyle bir kodki, sadece sizin dosyanızın o anki hali ile üretebileceği bir kod. Aradan birkaç ay geçiyor, bir bakıyorsunuz sizin tasarımınız sizden izinsiz kullanılmış. Diyorsunuz bu benim tasarımım, ispat et diyorlar. Siz de içinde hash kod bulunan sertifikayı onlara veriyorsunuz, diyorlar ki tamam bu tarihte sen bu hash kodlu bir sertifika almışsın. Sonra da onlara kendi tasarımınızın o hash kodu tekrar oluşturduğunu gösterdiğiniz anda (tekrar siteye yükleyerek yapabilirsiniz) bu tasarımın size ait olduğu bağımsız bir kurum tarafındann ispatlanıyor.

Twitter’da bu biraz daha basit çünkü içerik ile birlikte sertifika oluşturuluyor. Yani şu twitter hesabından şu kişi şu tarihte bunu demiş ve işte bu da ispatı.

Bu arada bu Sanal Noter Cornell Üniversitesi’nin bilgisayarlarında tutuluyor ama derseniz ki ben üniversitenin kayıt sistemine bağlı kalmayım, bitcoin ağının kayıtlarına geçeyim diyorsanız, 0.001 bitcoin vererek (1.2 lira) bunu da sağlayabiliyorsunuz ve bitcoin kayıt ağı herhalde bu dünyadaki en sağlam şeylerden biridir.

İyi tasdikler :)

1’e 1 Toplantı Soruları

Hard Thing About Hard Things kitabında konuştuğumuz 1’e 1 toplantıları bir yöneticinin en önemli faaliyetlerinden. Haftalık veya daha uzun aralıklarda bu toplantılar sayesinde beraber çalıştığınız insanların durumlarını öğrenebilir, sorunları ve fırsatları erkenden tespit edebilirsiniz. Peki bu toplantılarda ne sorulur?

Groove’un blogundan 1’e 1 toplantı hakkında sorulacak sorular ile ilgili Jasone Vanish’in sitesine bir link verilmiş. O sorulardan bazıları aşağıda.

Herkese bol bol güzel ve etkin 1’e 1 toplantılar dilerim.

Kısa Dönemli Hedefler İçin
 Proje nasıl gidiyor? Daha iyi yapmak için ne yapabiliriz?
– İşini yapmana engel olan bir şey var mı?
– Fırsatın olsa hangi başka projede çalışırdın?

Uzun Dönemli Hedefler için (kişinin dönüşmek istediği şeyler)
 3 veya 5 sene sonra ne yapmak istersin?
– Uzun dönemli hedeflerin nelerdir?
– Uzun dönemli hedeflerine yaklaştığını hissediyor musun? Neden?

Şirket ile alakalı olarak
– Önümüzdeki dönem şirket neyi yapmazsa çok büyük bir hata olur?
– Eğer sen CEO olsan, ilk neyi değiştirirdin?

Yönetici ile alakalı olarak
– Yönetici olarak işini kolaylaştırmak için ne yapabilirim?

Takımdakilerle alakalı olarak
– Takımda en zor kiminle çalışıyorsun? Niye?
– Takımda en kolay kimle çalışıyorsun? Niye?
– Takımda en önemli kişi kim? Niye?

Kitap Tanıtımı – Orbiting the Giant Hairball

Stanford’da kurumların yönetimi üzerine ders veren ve bu konuda en meşhur 2- 3 hocadan biri olan Bob Sutton‘ın her önderin okuması gerektiğini belirttiği 12 tane kitap var. Bu kitaplardan bir tanesi Orbiting the Giant Hairball. Kitabın yazarı Gordon Mackenzie tebrik ve dilek kartı tasarımı yapan Hallmark firmasında 30 sene çalışmış ve buradaki tecrübelerini paylaşıyor.

Kitabın sonlarına doğru Mackenzie kendisi ile olan bazı diyalogları aktarmış ve bunlardan bir tanesi ile kitabın tanıtımına başlamak uygun gözüküyor.

Birisi: “Bize söylediğiniz bu hikayeler.. Bunları başarabildiniz çünkü Hallmark’ta çalışıyordunuz. Başka bir şirket yaptığınız şeyleri kaldırmazdı”
Cevap: “Muhtemelen haklısınız. Ama ne ben ne de siz, ben başka bir firmada çalışmadan bunun cevabını bilemeyiz. Benim bazı çelik heykellerimi görseydiniz, bunları yapabildiğimi çünkü hammadde olarak çeliğe sahip olduğumu belirtecektiniz.  Ve haklı da olacaktınız. Mermerin böyle bir şeye dönüşmeyeceğini söyleyecektiniz.  Ve gene haklı olacaktınız.  Ama mermer ile çalışma şeklim çelik ile çalışma şeklimden farklı olacaktı. Onun için, eğer ben Hallmark’tan başka bir firmaya gitseydim, yaklaşımımı değiştirirdim ve elimdeki hammaddeye göre hareket ederdim. Niye parçası olduğunuz kurumu özel bir şey yaratacak bir hammadde olarak düşünmeyelim?”

Kitabın ilk bölümlerinde hairball yâni arap saçından bahsediliyor ve şöyle tanımlanıyor: üzerine sürekli bir kural (saç tanesi) eklenen ve daha çok kuralla arap saçına dönüşen bir yapı. Orbiting yani yörüngesinde dolaşmak ise böyle bir yapı olsa da onun yörüngesinde özgürce işler yapabilmeyi belirtiyor.

Kitabın en etkileyici bölümlerinden bir tanesi herhalde yazarın kendisine idealindeki kurum yapısı çizin dendiğinde ortaya çıkarttığı yapı. Önce şirketlerin çoğunda olan piramit yapısını çiziyor ve sonra da önerdiği erik ağacı yapısını. Bir kere diyor ki piramitler mezardır ve ama ağaçlar yaşar. Piramitlerde bölümler (yani bölünme olayı) olur ama ağaçlarda her şey bir bütündür yani beraberlik vardır. Piramitte alttakiler ezilir ama ağaçta üst yönetim gövdeyi oluşturarak destek verir. Hallmark’ın hala piramit yapısında kaldığını belirtiyor ama ziyan yok diyor, tarafı belli olsun!

Kitaptan bir başka çok etkileyici cümle şöyle: “Orville Wright’ın pilotluk ehliyeti yoktu”.

Bir başka önerisi ise Arap saçı bürokrasisini aşmak ile ilgili. Sizin önünüzde engel olarak duran bürokratlara kızmayın, onlara yardım edin ki sizin isteklerinizi kitaba uydursunlar.

Bu kitap dünyanın en iyi okullarındarından birisinin en meşhur hocalarından bir tanesi tarafından en iyi yönetim kitaplarından birisi olarak önerilmiş olmasına rağmen bazıları bu kitabı çok “yumuşak” bulabilir. Kitabın sonunda anlayana bunun cevabı var ve o da şu: “Eğer hayatınızın eserini çizmeden mezara giderseniz, o eser resmedilmeyecektir. Başka kimse bunu çizemez. Sadece siz çizebilirsiniz”

Herkesin güzel eserler çıkarması dileğiyle. Unutmayalım, muhtaç olduğumuz kuvvet damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.

Bir Politikacanın Portresi- Joseph Fouché


Stefan Zweig’in Türkçemize Joseph Fouché – Bir Politikacının Portesi olarak çevrilen eseri 18 ve 19. yüzyılda yaşamış Fransa’nın en çalkantalı dönemindeki en kuvvetli insanlarından birisinin hikayesi. Zaten Zweig, Fouché’ye ilgi duymasının sebebinin Balzac’ın Fouché  ile ilgili olan şu sözleridir: “Napoléon’dan daha fazla güce sahipti’

Peki ismi çok bilinmeyen bu kişi kimdi? Napoléon kendisinin yıllarca Polis Bakanı olan Fouché ile ilgili düşüncesini sürgündeyken şöyle belirtmişti: “Tek bir gerçek hain tanıdım, Fouché”

Fouché olağanüstü şartlarda olağanüstü şekilde hayatta kalabilmiş, her zaman güç sahibi olmuş ve sadece kendi çıkarlarına sadık kalmıştır (ölmeden önceki son birkaç yılı hariç). Belirsiz durumlarda rengini belli etmemiş (ne sadakatini ne de ihanetini kanıtlamış) ve kimin güçlü olacağı belli olunca (çok çalışması, öngörüsü ve dev istihbarat ağı ile herkesten onca bunu farkedebilmiş) onun tarafına yönelmiştir.

20’li yaşlarında papazlık eğitimi almıştır ama asla papaz olmamıştır.

30’lu yaşlarında Fransız devriminde Kralın ölümü için oy vermiş (daha önce vermeyeceğini ima edip) ama asla en ön sıralarda yer almamıştır. Hep birilerini yönlendirmiştir. Zweig’in muhteşem tanımıyla Fouché’nin politikalarının bedelini hep başkaları kanlarıyla ödemiştir.

Gene aynı yaşlarında Marx’tan önce Komünist manifestoyu çıkarmış ve 10 sene önce bağlı olduğu kiliseyi terkedip azılı bir ateist olmuş.

Fransız Devrimi sonrası Cumhuriyetçiliğini kanıtlamak için Lyon’da katliam yapmış ama işler terse dönünce Lyon’daki ortağını satmış ve onun sürgüne gönderilmesine yol açmıştır.

Bir ara kızkardeşiyle nişanlı olduğu Devrim sonrası Cumhuriyet’in en güçlü ismi Robespierre’i ölüme gönderebilmiş.

40’lı yaşlarında yeni gücün para olduğunu anlayıp, her türlü komisyonu alıp zenginlerin işlerini bol bol görmüş ve Otranto Dükü olmuştur.

Meclisin etkisiz kalıp İmparatorluğun başlama zamanında Napolyon’un Polis Bakanı olmuş, Napolyon’un karısından para ve onu Napolyon’un ailesine karşı müdafaa etme sözüyle sürekli Napolyon hakkında bilgi toparlayabilmiş.  Napolyon ona güvenmemesine rağmen ona ihtiyacı olduğu için onu tutmak zorunda kalmıştır.

50’li yaşlarında Napolyon’un ikinci kez güce gelmesi sırasında gene Polis bakanı olmuş ve bu sefer de Napolyon’un yerine 17. Louis’in gelmesini (kardeşi 16. Louis’in ölmesi için oy kullanmıştı) kolaylaştırmıştır.

Ben yukarıdaki olayları yazarken bile nefesim daralıyor, Fouché ise bütün bunları büyük bir soğukkanlılıkla yapmış.  Tabii ki omurgasızlık takdir edilecek bir durum değildir yalnız Fouché olayları inanılmaz derecede iyi görebilecek bir yetiye ve çalışkanlığa sahiptir. Kararlarını da içgüdüleriyle değil, mantığı ile almaktadır. Bunlar ise az insanda gözükür.

Scratch

Yukarıda videosunu gördüğünüz ve websitesine gidip hemen deneyebileceğiniz Scratch’de amaç, kullanıcıların tüketmek yerine birşey üretmesi.  31 Temmuz 2016 tarihinde vefat eden ve bilgisayarlı çocuk eğitiminin öncülerinden Seymour Papert’ın dediği gibi, amaç çocuğun bilgisayarı programlaması, bilgisayarın bizi programlaması değil. Videoda gözüktüğü gibi bilgisayarı programlamaya başladığımız an, kendimize ait bir dünya oluşturabiliyoruz.

Scratch ilk baktığınız anda biraz sıkıcı gözükebilir. Çok muhteşem bir grafiğe sahip olmayabilir ama birazcık oynamaya başladığınız an üretme zevkini keşfetmeye başlıyorsunuz. Bu öyle bir zevk ki, tadılmadan anlaşılmaz.

Teknoloji bir yandan inanılmaz hızla hareket ederken, diğer yandan da birçok insan sadece tüketim ve paylaşım ile tatmin olma(ma)k durumunda kalıyor. Birçok insanın bir şey üretebilmesi için gerekli teknolojik araçlar çok karmaşık durumda. Yalnız bu teknolojinin değil, tasarımın hatasıdır. Seymour Papert bütün çocukların üretici olması için daha önce Logo programlama dilini geliştirdi, Scratch’de bu tasarımdan esinlenerek hayata geçirildi. Onun için herkesin kullanabileceği bir şeyler tasarlamak mümkün.

Papert’ın Mindstorms kitabı eğitim alanında en önemli eserlerden biri. Yakın zamanda o kitabın ayrıntılı tanıtımını yapmayı umuyorum.

Papert nurlar içinde yatsın.

Kitap Tanıtımı – Teknoloji Ne İster?

Kevin Kelly Wired dergisinin kurucularından ve daha önceden Whole Earth Review’in editörlüğünü yapmış ABD’li bir yazar ve konuşmacı. Tim Ferriss’in tabiriyle kendisinin tanımış olduğu en ilginç kişi. What Technology Wants (Teknoloji ne ister) kitabının ve 6 kitabın daha yazarı.

Kendim teknoloji ile ilgilendiğimden dolayı ve Tim Ferriss’in de biraz sözünü dinlemenin faydası olacağını düşündüğümden dolayı bu kitabını okuma imkanı buldum. Toplam 8-9 saatte okuyabileceğiniz bu kitapdaki ilginç konuların bazıları şunlar:

  • Teknoloji neyin nesidir? Yunanca’dan gelen tech yani yapılan sanat ya da sonuç olarak ortaya çıkan sanat manasına geliyor. Aslında 50,000 yıldan beri sürekli olarak ilerlemekte ve bizim bir uzuvumuz halini almış durumda. Yontulmuş kaya da bir teknoloji ürünü, iPad’de bir teknoloji ürünü
  • Biyolik evrimdeki belli saptamalara bakıldığında bazı evrimler sürekli olarak birbirlerinden bağımsız olarak kendi kendine oluşuyor. Farklı farklı hayvanlarda, ortak ataları olmasa bile mesela zehir zerkedici dişler ortaya çıkıyor. Demek ki rastgele değilde, bir eğilim var.
  • Aynı eğilim aslında teknoloji de de görünüyor çünkü birçok icat hep aynı anda farklı kişiler tarafından yapılıyor (telefonun birden çok kişi tarafından keşfedilmesi, ABD’liler transistör bulunduktan sadece 2 ay son Alman’ların Paris’te transistörü tekrar keşfetmeleri, buharlı motorun birçok kişi tarafından keşfedilmesi gibi vs…)
  • Yalnız eğilim olsa da, bazı şeylerin zamanı gelmeden olmuyor. Mesela görüntülü telefon ta 1900’ların başından beri düşünülüyor ama herkesin hayatına girmesi 2000’li yılları buluyor.
  • Moore kanunu sadece çipler için geçerli değil, başka alanlarda da olabiliyor. Mesela Harddisklerin kapasitesi (dolar başına düşen kapasite) veya DNA’nın incelenme masrafının düşüşü gibi.  Demek ki belli hızlarda performansı iki katına çıkaran bir üst kanun var.
  • Şu anda nüfus artma sorunu var gibi gözüküyor ama ne kadar çok insan varsa, o kadar daha iyi çözüm bulma imkanımız artıyor. Nüfus artması o zaman kötü bir şey mi?
  • Teknoloji insanoğlu var oldukça var olmaya devam edecek ve sürekli genişleyecek ve ilerleyecek. Peki teknoloji insanı mutlu eder mi? Aslında kimse mutlu olmaya zorlanamaz ama teknolojinin bize sağladığı şey seçenek. Tabii ki seçenekler değerler ile birlikte gelmezse bir manası olmayacaktır ama değerler olup da seçenek de olmazsa, bu da iyi bir şey değildir. Mesela birisi piyanoyu icat etmeseydi Mozart piyanoyu çalamayacaktı. Aynı şekilde insanlara seçenek vermek lazım ve bu zaten artık yola çıkmış durumda. Teknoloji bazı noktalarda artık kendi başına ilerliyor çünkü ilerlemesi daha yararlı ve bizim üzerimizdeki etkisi daha da artacak. Bunun karşılığı ise bağımlılık olacak ama öyle bir bağımlılık ki 100 yıl önce kimsenin sahip olamadığı imkanlara sahipken bir bağımlılık.
  • Teknoloji seçenek azaltmamalı, teknolojiyi kullanarak doğayı katlederek bir daha geri döndürülemeyecek hasarlar açmamak lazım ama bu teknolojiyi yasaklayalım manasına da gelmiyor, daha iyi teknoloji ile daha iyi takip edelim. Mesela uçak motorunda 100 tane sensör var, bir değişiklik olduğu zaman, bakım yapılmadan kalkmıyor. Ormanlara da sensör koyalım (uydudan bakma olur, başka bir şey), bir şey olunca hareket edelim.

Kitap Tanıtımı – Liderlik Zırvası


Stanford İşletme Fakültesinin meşhur hocalarından Jeffrey Pfeffer’in Leadership BS iş hayatında olması isteneni değil de gerçeği anlatan bir kitap. Yazarın sözleriyle önderlik kitaplarının veya konuşmalarının birçoğu insanları anlık olarak iyi hissettiriyor ama bir değişikliğe itmiyor çünkü gerçeklikten uzak durumdalar. Bu kitap ne kadar kötü olsa da olağanı anlatıyor ve bunu anlamamızı istiyor çünkü olağanı bilmemenin bedeli çok daha ağır. Kısaca uygunsuz gerçeği bilmek lazım.

Jeffrey Pfeffer’ın kitabı ABD’deki iş hayatı ile ilgili ama ülkemiz ile de alakalı çünkü biz de ABD’nin etkisinden (iyi ve kötü) uzak değiliz. Onun için bu blogu okuyanlar için bu kitap tanıtımı oldukça yararlı olacaktır gibime geliyor.

Kitap 8 bölüme ayrılmış, kısaca özetleri şunlar.

  1. Niye ilham konuşmaları ve masallar sorun yaratıyor ve hiç bir şeyi düzeltmiyor:
    Önderlik kitaplarının veya konuşmalarının birçoğu ilham vermek üzere yapılıyor ama bu tip ilhamın iki tane kötü etkisi var. Birincisi ilhamın etkisi kısa sürdüğü için gerçeği değiştirmenize yardım etmiyor, ikinci olarak gerçeği anlatmadığı için yanlış bir şeye niyetlenebiliyorsunuz. Tecrübeli önderlerin anlattığı hikayelerin masal olabilme ihtimali çok yüksek çünkü çoğunluk kendisinin yaptığı kötü şeyleri yazmıyor. Onun için sanki iş dünyası bir masalmış gibi anlatılıyor ama gerçek öyle değil. Masal dünyasına inanırsak ya işimizden oluruz ya da fırsatları kaçırırız.
  2. Önderler niye alçak gönüllü değiller:
    Alçakgönüllülük insanların hoş gördüğü bir sıfattır. Ama iş hayatında durum bu değil, alçakgönüllülüğün zıttı olan narsistik (kendini başkalarında üstün görme ve ona göre hareket etme) epeyce ekmek kazandırıyor. Aslında narsistiklik ölçülebiliyor (CEO biz demesi gereken yerlerde ben diyor demesi gibi) ve bir çalışmaya göre CEO’ların maaşı ile narsistik davranış arasında pozitif korelasyon var. Yani toplum içinde alçak gönüllülük hoş olsa da iş dünyasında parayı narsistik olanlar daha fazla kazanıyor. Bunun sebepleri de olabilir, iş dünyası belirsiz olduğu için, narsistik davranan kişiler kendilerine güvendikleri için (haklı veya haksız şekilde) başkaları da onlara güvenebiliyor ama sonuç aynı.
  3. Sahicilik: Yanlış anlaşılan ve fazla önem verilen
    Öncelikle birçok zaman sahicilikten uzaklaşmak çok çok önemlidir. Mesela işte önemli bir toplantınız var, çalışanlarınıza güven aşılamanız gereken bir toplantı. Siz muazzam şekilde grip olsanız bile bu toplantıda hasta değilmiş gibi yapmalısınız çünkü hasta birinin güven aşılması çok zor olur. Onun için her zaman sahici olunmuyor. İnsanların duruma göre kendilerini ayarlamaları gerekebilir ve bu illa ki döneklik manasına gelmiyor çünkü insan sürekli değişebiliyor.
  4. Liderler doğruyu söylemeliler mi ve söylüyorlar mı?
    Yalan aslında çok yaygın ve birçok insan her gün yalan söylüyor. Bazen iyi sebepten dolayı yalan söylenebilir, insanların bazı şartlarda gerçeği bilerek paniklemesi gerçeği bilmeyip paniklememesinden daha iyi olabilir. Bazen de yalanlar insanların kendi kişisel çıkarlarını öne çıkarmak için söyleniyor. Yâni şu veya bu şekilde iş dünyasında yalan bol bol var.
  5. Güven, nereye gitti?
    İnsanlara veya kurumlara güvenebilmek aslında büyük zahmetleri ortadan kaldıran bir durum çünkü güven sayesinde bir sürü kontrattan, takipten kurtuluyorsunuz. Ama güven ile iş maalesef olmuyor ve güveni boşa çıkaranlara bizim tahmin ettiğimiz gibi bir şey olmayabiliyor. Kitapta verilen örneklerden bir tanesi Bill Gates’in Gary Kildall’a attığı kazık (MSDOS ile ilgili!), diğeri de Martha Stewart’ın kontratı ile ilgili Macy’s attığı kazık. Güveni zedeleyen kişi kuvvetli ise hayat olduğu gibi devam edebiliyor çünkü kimse kuvvetli birisi ile uğraşmak istemiyor.
  6. Önce önderler niye yiyor?
    Askeriyede çoğumuz duymuştur, önce erler yer, sonra da komutanlar. İş dünyasında böyle değil ama! Şirketlerin başlarındayken şirketlerin değerlerini düşüren ve kovulan birçok CEO milyon kere milyon dolarlık paketlerle çıkış yapmış durumdular. HP’de Cary Fiorina, Home Depot’da Robert Nardelli bu örneklerden bazıları.
  7. Kendi başınızın çaresine bakın
    Öncelikle şirketler ile alakalı olarak geçmiş performansınız hiçbir şey ifade etmiyor. Önemli olan gelecek performans ve şirketler çalışanları anında harcıyabilirler. Onun için sürekli olarak kendi başınızın çaresine bakmanızda fayda olacaktır. Bu çok bencilce gibi kulağa geliyor olabilir ama şirket size ihtiyacı yok diye sizi kapı önüne koyarsa bu çok daha kötü bir durum olacaktır. Kendi notum olarak, bence kendi başınızın çaresine bakmanın en iyi yolu teknik olarak kendizi çok geliştirmek ve de çok kuvvetli bir tanıdık ağına sahip olmak.
  8. Önderlik sorunlarının tamiri: Gerçeği kabul edebilirsiniz
    Önderlik sorunlarının bir çözümü mümkün olduğu kadar önderin etkisini ortadan kaldırmak ve kitleleri serbest bırakıp, onları kuvvetlendirmek. Yalnız şöyle bir sorun ortaya çıkabiliyor, herkes serbest karar vermek istemiyor. Çoğu zaman bir önderi izlemek çok daha güvenli hissettirebiliyor, onun için önderlik bu hali ile burada ama tabii ki iyileştirilebilir.

SAS’ın başındaki Jim Goodyear gibi veya Virgin’in başındaki Branson gibi çalışanlarını ezmeyen, insan gibi davranan önderler de var. Ülkemizde de böyle önderleri görme imkanına sahip oldum ama çoğunluk maalesef böyle değil. Bu dünyaya kötü değil de gerçek gözle bakma olayı ve hepimiz bunu yapabiliriz. Dünyaya gerçek gözle baktığımız zaman da “ahhh, bunu nasıl yaparlar, böyle şey olur mu, günlerini görecekler” gibi tepkilerimizin sayısı umulur ki ya hiç olmaz ya da çok az olur.

Kitap Tanıtımı – Creativity Inc


Pixar kurucusu ve başkanı Ed Catmull tarafından Amy Wallace ile birlikte yazılan Creativity, Inc. günümüzün en başarılı yaratıcı firmalarından biri olan Pixar’ın oluşumunu, tarihini ve sürekli olan gelişimini anlatıyor. Bana göre en iyi yönetim kitaplarından biri olan Creativity, Inc.’te yaratıcılığa giden yoldaki uğraşlar, başarılar, başarısızlıklar, sürekli olan değişim, sebat etmenin önemi ve daha birçok konu anlatılıyor. Bunun dışında kitapta Steve Jobs’un Pixar’a olan ilgisini, Pixar’ı satın almasını, korumasını, Pixar için kendi başına tasarladığı binasını Ed Catmull’un ağzından dinleyebilirsiniz.

Kitabın belli başlı konuları şöyle:

  • Hikaye her zaman teknik detayların önünde geliyor. Pixar’dakiler aslında işi sürekli olarak bir senaryo yapmak ve bunu animasyona dökmek. Bu senaryonun mümkün olduğu kadar kusursuz olması çok önemli çünkü teknik bir hata iyi senaryoda gözükmeyebilir ama kötü bir senaryo varsa, teknik olarak muazzam olsanız bile başarılı olamazsınız. 
  • Organizasyonel bir hiyerarşi olabilir ama iletişimde herhangi bir hiyerarşi olmamalıdır. Herkes istediğini herkese düzgün bir şekilde söylemeli ve içinde tutmamalı.
  • Her 2-3 ayda bir bütün filmleri Braintrust adı verdikleri bir komitede gözden geçiyorlar. Bu toplantılarda daha önce film çevirme tecrübesi bulunan insanlar yeni çekilen filmin görüntüleri hakkında yorum yapıyorlar. Bu yorumların samimi olması çok çok önemli onun için masa yapısını bile (hiyerarşi görüntüsü vermesin diye) değiştirmişler. Yönetmen tabii ki gene kendisi son kararı veriyor ama buradan gelen geri bildirim çok kıymetliymiş.
  • Mümkün olduğu kadar insanların hata yapma maliyetini düşürmeye çalışıyorlar ama insanlar tabii ki hata yapacaklar ve hatta yapmalılar da. Çünkü film çevirmek olmayan bir şeyi oluşturmak olduğu için, hiç adım atılmamış yerlere gidiliyor ve oralarda ne olduğu bilinmiyor. Tabii ki sıfır hata gerektiren endüstriler var, hava yolculuğu veya hastane gibi ama film çekimi böyle bir endüstri değil.
  • Korku gene var çünkü daha önce filmler hep 1 numara olmuş, onun için kalite standardı belli. Ama deneyerek bol bol hata yapılmalı çünkü önceden 1 yıl sonrasını planlamanın imkanı yok. Sadece deneyerek görebiliyorsunuz. Artı planlamaya çok vakit harcarsanız, o zaman o fikir başarısız olunca, onu bırakmak istemiyorsunuz.
  • İşi çeviren çarkları (yani başarısı belli olan çarkları) tabii ki sürekli beslemelisiniz ancak yeni oluşumlara da izin vermelisiniz. Çünkü ileride size daha fazla başarı getirecek olan bu yeni oluşumlardır. Yeni oluşumlar bebek gibidir ama gelecek de onlarındır.
  • Rastgeleliği kontrol etmemizin imkanı yok ama bunun olduğunu bilmek ve kabul etmek mümkün. Onun için de işimizde tahmin etmediğimiz şeylerin olacağını bilerek hareket etmek lâzım ve acaba şu anda neyi düşünmüyoruzu düşünmek gerek. Burada aktif adım olarak yapabileceğiniz bir şey, şirkette herkes bütün problemleri bilsin ki isteyen herkes istediği problemi çözüversin. Problemler büyük veya küçük olarak sınıflandırılsa bile o problemlere getirilen çözümlerin etkisi gelecekde çok büyük olabilir. Yâni amaç mümkün olduğu kadar çok sorun çözmek, böylece beklemediğimiz bir başka soruna belki cevabımız olabilir.
  • Pixar ekibi, kendi şirketlerindeki yaratıcılık oluşturma şeklini Disney ile birleştikten sonra Disney’de de yaptı. Oradaki ortamı değiştirip, insanların kendi ayaklarında kalkıp, kendi kendilerine çözüm üretmelerini sağlayacak bir ortam yarattılar.
  • Yaratıcılık çok ilginç bir olay çünkü nereye gittiğiniz veya hatta bir yere varacağınız bile belli değil. Ama ne olursa olsun sebat etmek çok önemli. Bu projeler başarısızsa bitirilmesin manasına gelmiyor ama zorluklarla karşılaşınca devam etmek çok çok önemli.
  • Kitabın son bölümü Steve Jobs’a ayrılmış ve Steve Jobs hakkında çok güzel şeyler söylüyorlar. Öncelikle Steve Jobs’ın yıllar boyunca değiştiğini, aslında inatçı değil, fikrini aksini görünce değiştirebildiğini belirtiyorlar. İş zekasının örnekleri olarak Pixar’ı Toy Story çıkmadan evel halka açarak şirket içerisine belli miktar para getirerek Disney’in (Michael Eisner zamanında) kıskacından kurtardığını, ilerleyen vakitlerde Disney (Bob Iger) ile birleşerek hem şirketin dağıtım konusunda önünü açtığını hem de çalışma şartlarını sabit tuttuklarını belirtiyorlar. Steve Jobs’un tutkulu insanları çok tuttuğu ile bir kaç hikaye de kitapta bulunuyor.
  • Kitapta kullanılan belli başlı özlü sözler ise şöyle:
    • Güven olmadan yaratıcılık olmaz
    • Zanaat bir şeyi yapmayı bilmektir, sanat ise zanaatı kullanarak beklenmeyen bir şeyi yapmaktır
    • Bir yöneticinin işi riskleri ortadan kaldırmak değildir. Risk almayı güvenli yapmaktır
    • Güven birisinin hata yapmayacağına güvenmek değildir. Güven birisi hata yapsa bile onlara güvenmeye devam etmektir.
    • Sorunları bulup bunları çözmek herkesin işidir.

Bu yazıda yardımı için Hasan Yasin’e çok teşekkürler

Kitap Tanıtımı – Datacylsm


OkCupid
Amerika’nın önemli eş bulma sitelerinden bir tanesi ve Alexa’da 600. sırada olduğu için çok trafik aldığı aşikar.  OkCupid’in kurucularından Christian Rudder’ın Dataclysm adlı kitabı hem OkCupid’deki hem de başka kaynaklardaki verilere bakarak insanların davranışlarından bilgi çıkarmaya çalışıyor.

Yalnız bu verilerin çok önemli bir özelliği çokluğu. Mesela Twitter’da 1 senede kullanılan kelime sayısı şimdiye kadar insanlık tarihindeki basılmış olan her şeyin kelime sayısından daha fazla. Yâni insanların normal sohbetlerini bile kayıt edebiliyoruz artık ve bunlardan bir sürü cevherler çıkarabiliyoruz. Peki nelerdir bu cevherler:

  • İnsanların kullandıkları kelimelerden hangi ırktan, cinsiyetten veya hangi siyasi partiyi desteklediğini anlayabiliyoruz
  • İnsanların kullanMAdıkları kelimelerden hangi ırktan, cinsiyetten veya hangi siyasi partiyi desteklediğini anlayabiliyoruz
  • Tweetlerin %25’ini retweetler oluşturuyor
  • Herkes rahatça konuşabildiği için artık sosyal linç de daha kolay çünkü herkes rahatlıkla birilerini linç edebiliyor
  • ABD’de Zenci eş adayları diğer ırktan adaylara nazaran daha az oy alıyor ve hâlâ zencilere karşı bariz olmayan ama gizli bir ırkçılığın olduğunu gösteriyor (Buradaki çalışması çok güzel, insanları ırklara göre ayırıyor ve bir ırktakilerin diğer ırktakileri beğenme ortalamalarına bakıyor)
  • Bir kere OkCupid’de fotoğrafları silerek eşleştirme denemesi yapmışlar. Mesaj sayısı düşmüş ama mesajlara cevap yazma oranı artmış.
  • Google gribin semptomları ile ilgili aramalara bakarak nerede grip salgını olduğunu, grip testi yapılmadan daha hızlı bulabiliyor çünkü bir yerde çok fazla arama varsa orada hastalık başlamıştır demektir
  • Tweetlere bakılarak bir depremin en çok hissedildiği yeri hızlıca öğrenebilirsiniz

Daha fazlası (eşleştirme sitesinin ayrıntıları, Facebook’da 1 günde yapılan like sayısı (4.5 Milyar), vs…) kitapta!

İyi okumalar

Tovala Fırın

https://www.youtube.com/watch?v=nhTvbheRtqk

Ülkemiz yemek konusunda aşmış olduğu için eve gelecek hazır yemeklerle alakalı girişimler birçoğumuza çekici gelmeyebilir. Bir esnaf lokantasına gittiğimizde alışkan olan insanların bile şaşıracağı çeşitlilik ve lezzet var.

Dünyanın her ülkesi yemek konusunda bu kadar şanslı değil ve özellikle ABD’de insanlar çoğu kez mikrodalgada ısıtılacak yemeklerle tatmin olmak zorunda kalıyor.

Tovala adlı girişim buğalama da yapabilen fırınıyla ve buna eklediği abonelik modeli ile yemek konusunda ABD’lilere bir seçenek sunmaya çalışıyor. Pişirme yöntemi sayesinde mikrodalga fırına oranla çok daha lezzetli yemekler yapabileceğe benzeyen Tovala, abonelik modeli ile de farklı farklı seçenekleri müşterilerine sunabilecek.

Herkese afiyet olsun!